Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini düzenleyen 2911 sayılı kanunun işlerlik taşımadığı vurgulanan kararda, “Türkiye’de kanuna uygun gösteri yürüyüşü düzenlemenin neredeyse mümkün olamayacağı değerlendirilmektedir” denildi.
Kobani’yle dayanışma eylemleri kapsamında 9 Ekim 2014’te Cebeci Kampüsü önünde oturma eylemi yapan Ankara Üniversitesi öğrencileri polis saldırısına uğramış, bununla yetinmeyen çevik kuvvet ekipleri kampüse girerek, öğretim elemanları Nail Dertli, Onur Can Taştan, Aysun Gezen, Celil Kaya, İlkay Kaya ve Siyasal Bilgiler Fakültesi lisansüstü öğrencisi Bedri Sinan Güneş’in de aralarında olduğu 19 kişiyi gözaltına almıştı. Beşi asistan 19 kişi hakkında daha sonra ceza davası açılmıştı.
Yaşananları Kamu Denetçiliği Kurumu’na taşıyan 14 öğretim üyesinin yaptığı başvuru, açılan ceza davası gerekçe gösterilerek reddedildi.
Ancak, kamu denetçiliği yasasına göre baş denetçi karar vermeden önce denetçi tavsiye karar taslağı sunmak zorunda. Bu başvuruda da Susurluk komisyonu ve eski meclis insan hakları komisyonu başkanı, kamu denetçisi Mehmet Elkatmış tavsiye karar taslağını kaleme aldı.
Akademisyen Kerem Altıparmak, bilgi edinme yoluyla ulaştıkları söz konusu taslağı, kişisel Facebook sayfası üzerinden “Bugüne kadar gördüğüm en iyi insan hakları kararlarından biri”diyerek paylaştı.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve anayasanın ilgili maddelerine sık sık atıf yapılan karar taslağında, tüm kamu görevlilerinin yetkilerini temel hak ve özgürlükler için getirilen uluslararası standartlara uygun olarak kullanması gerektiği vurgulandı.
“Uzun tarihi köklere sahip devlet geleneğimiz bize daha fazla güvenliğin daha fazla özgürlük sonucunu doğurmadığını göstermiştir” denilen kararda öne çıkan noktalar şöyle:
“Şikayet konusu oturma eylemi, temel hak ve özgürlüklerden birisi olan düşünceyi açıklama ve toplanma özgürlüğünün hayata geçirilmesidir. Eylem, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanununun hükümlerine aykırı olmuş olabilir. Fakat eylem, barışçıl olması ve kamu düzenini hayati oranda etkilememesi nedeniyle başta AİHM kararlarında öngörülen standartlar olmak üzere tüm uluslararası standartlarla uyumludur.
Bu durumda kanun adamlarının, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90’ncı maddesi son fıkrasında yer alan, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır kuralı uyarınca, 2911 sayılı kanunun değil, başta AİHS olmak üzere ülkemizin taraf olduğu diğer uluslararası hukuk kurallarını esas almaları gerekmektedir.
Fakat durum böyle olmamış ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90’ıncı maddesi son fıkrası hükmüne aykırı şekilde, başta AİHS’nin 10 ve 11’inci maddeleri hükmü ve AİHM’nin bu konudaki kararları ile diğer uluslararası standartlara aykırı şekilde, göstericilerin düşünceyi açıklama ve toplanma özgürlükleri ihlal edilmiştir.
Şikayet dosyasının incelenmesinde, Rektörlüğün iddia ettiği gibi, bazı öğrenci gruplarının özel güvenlik görevlilerine karşı aktif direniş gösterdiği, yöneticiler ve özel güvenlik görevlilerinin müdahalelelerine rağmen önlenemeyen olayların varlığına dair herhangi bir bilgi veya belgeye rastlanmamıştır. Dolayısıyla rektörlüğün söz konusu idari işlemi, sebep unsuru yönünden hukuka aykırı bir nitelik taşıdığı görülmektedir.
Fakat bununla birlikte, polis, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunun 20’nci maddesi üzerine Rektörlüğün talebi üzerine ve yasal dayanağa göre kampüse girmiş olsa bile bu durum polisin emel hak ve hukuk kurallarından bağışık olduğu anlamına gelmeyecektir. Bu noktada polisin bir dizi temel hak ve özgürlükleri ihlal ettiği tespit edilmiştir.
MOBESE ve polis görüntü kayıtlarının incelenmesi neticesinde ‘kanuna aykırı eylem’lere katılmadığı çok açık olan kişiler; Kampüsün önünde gerçekleştirilen oturma eylemi ile ilgilerinin bulunduğunu gösterir hiçbir emare bulunmadığı halde, ‘bu kişi öğretim görevlisi, olaylarla bir ilgisi yok’, ‘bu kişi dersten yeni çıkan bir öğrenvi’ vb. ikazlara rağmen, yakalanmış ve haklarında adli işlem başlatılmıştır.
Bu durum, polisin çok sayıda kişiyi şartlar oluşmadığı halde, yani gerekçe gösterdiği 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 90’ıncı maddesi hükmüne aykırı olarak yakaladığı ve özgürlüğünden mahkum bıraktığı anlamına gelmektedir. İletişim Fakültesi binasının önünde yaşanan yakalamalarda bu husus özellikle göze çarpmaktadır.
Yakalanan kişiler için düzenlenen doktor giriş raporlarının büyük kısmında değişik seviyelerde olmak üzere yaralanmaların görüldüğü, bu yaralanmaların büyük çoğunluğunun el bilek bölgesinde yer aldığı tespit edilmiştir. Ayrıca iki kişinin doktor giriş raporunda herhangi bir yara izine rastlanmamış olmasıan rağmen, çıkış raporunda el bileklerinde yara izinin tespit edildiği görülmektedir.
Bu durum, polisin yakalama esnasında kelepçe kullanımından kaynaklanan aşırı güç uygulandığına işaret etmektedir. Bundan başka, her ne kadar meşru müdahale aracı olarak kabul edilse de bazı kişiler için bazı durumlarda kelepçe kullanımı, kendi başına insan onurunu zedeleyen aşağılayıcı bir uygulama niteliğindedir. Nitekim öğretim görevlilerinin, adeta bir suçlu veya terörist ya da terör yanlısı zannı oluşturacak şekilde meslektaşları, öğrencileri ve ulusal düzeyde yayın yapan televizyon kameralarının önünde kelepçe takılıp bazılarının sürüklenerek götürülmesi bir diğer temel hak ihlalidir.
Sonuç olarak 9 Ekim 2014 günü kampüsün içerisinde yakalanan, sonra haklarında gerekli yasal işlem yapıldığı iddia edilen kişilerin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 3’üncü maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’ başlıklı 9’uncu maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘Özgürlük ve güvenlik hakkı’ başlıklı 5’inci maddesi ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ‘Kişi hürriyeti ve güvenliği’ başlıklı 19’uncu maddesinde güvence altına alıunan kişi güvenliği hakları ile Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5’nci maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin ‘işkence yasağı’ başlıklı 3’üncü maddesi ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ‘Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı’ başlıklı 17’nci maddesinde güvence altına alınan işkence ve kötü muamele görmeme hakkının ihlal edildiği tespit edilmiştir.
Ülkemizde kolluk organları mensuplarının yol açmış olduğu ihlalllerin niteliği, zamana göre farklılık göstermektedir. 1990’lı yıllarda daha ziyade ‘resmi gözaltı mekanlarında işkence’ şeklinde yoğunlaşan ihlal iddialarının, günümüzde ‘gözaltı harici mekanlarda vuku bulan ihlal iddiaları’ şeklinde ağırlık kazandığı değerlendirilmektedir.
Daha somut ifade ile günümüzde, insan hakları alanında yaşanan ihlal iddialarının temelinde, kamuya açık mekanlarda özellikle ifadeyi açıklama, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kullanımı esnasında yaşanan kolluk müdahalelerinin yer aldığı gözlenmektedir. Kurumumuza iletilen şikayet başvurularının ilncelenmesi sonucunda da bu durumu teyit eden, yani toplanma ve ifade etme özgürlüklerinin kullanımında kaynaklanan ciddi eksikliklerin bulunduğuna işaret eden başvurularda artış yaşandığı görülmektedir.
Ülkemizde, toplanma ve ifadeyi açıklama özgürlüğünün kullanımına dair mevzut hükümleri ve uygulama örneklerinin, uluslararası hukuk kuralları ve uygulamaları ışığında sağduyulu bir şekilde gözden geçirilmesi ve gerekli reform adımlarının atılması acil ihtiyaç göstermektedir.
Mevzuat hükümleri ve uygulama örneklerinin gözden geçirilmesi aşamasında, özgürlükleri öne çıkaran, insan haklarının öneminden kuvvet alan ve günümüz toplumunun demokratik talepleri ve beklentilerini gözetecek bir anlayışın benimsenmesi önem arz etmektedir.
Fakat hepsinden önemlisi, mevzuat alanında gerçekleştirilen reformların, kanun uygulayıcılarının (hakim, savcı, kolluk amir ve memurları il sivil idareciler) davranışlarına da yansıtılacak surette zihinsel değişime konu olması gerekçektedir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği katılım sürecinde kat ettiği ilerleme, köklü demorkatikleşme adımları ve toplumsal gelişmenin günümüzde ulaştığı seviye göz önünde bulundurulduğunda, düşünceyi açıklama ve toplanma özgürlüklerinin düzenlediği temel kanun olan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanunun işlerlik taşımadığı görülmektedir.
Kanun, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını tanıyan ve güvence altına alan düzenlemelerden ziyade, bu hakkı sınırlayan hükümlere yer vermektedir. Kanunun özellikle ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü yer ve güzergahı’, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü zamanı’, ‘bildirim verilmesi’, ‘yasak yerler’ ve ‘kanuna aykırılık nedenleri’ başlıklı maddelerinde kayıtlı hükümler göz önünde bulundurulduğunda; Türkiye’de kanuna uygun gösteri yürüyüşü düzenlemek nerede ise mümkün olamayacağı değerlendirilmektedir.
Devlet organları ve kurumları, devletin ülkesi ve millet ile bölünmez bütünlüğü, kamu düzeni ve güvenliği gibi soyut ve genel hatta muğlak anlamlar taşıyan gerekçelere yaslanarak demokrasi ve insan hakları ile özgürlükler rejimini kısıtlama durumuna gitmemelidir.
Özellikle hem mevzuat hem de uygulama açısından geniş kapsamlı olarak müracaat edilen kamu düzeni ve güvenliği kavramı, iç güvenlik (kolluk) bürokrasisinin standart kalıplaşmış çalışma anlayışı ve yöntemi sayesinde, uygulamada daha da güçlü yer bulmuş ve zaman zaman temel hak ve özgürlüklerin gelişimine engel olan kalıcı bir sis tabakası oluşturmuştur.
Uzun tarihi köklere sahip devlet geleneğimiz bize, daha fazla özgürlüğün her zaman için daha fazla güvenlikle sonuçlandığını; tersi, daha fazla güvenliğin daha fazla özgürlük sonucunu doğurmadığını göstermiştir.”
Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini düzenleyen 2911 sayılı kanunun işlerlik taşımadığı vurgulanan kararda, “Türkiye’de kanuna uygun gösteri yürüyüşü düzenlemenin neredeyse mümkün olamayacağı değerlendirilmektedir” denildi.
Kobani’yle dayanışma eylemleri kapsamında 9 Ekim 2014’te Cebeci Kampüsü önünde oturma eylemi yapan Ankara Üniversitesi öğrencileri polis saldırısına uğramış, bununla yetinmeyen çevik kuvvet ekipleri kampüse girerek, öğretim elemanları Nail Dertli, Onur Can Taştan, Aysun Gezen, Celil Kaya, İlkay Kaya ve Siyasal Bilgiler Fakültesi lisansüstü öğrencisi Bedri Sinan Güneş’in de aralarında olduğu 19 kişiyi gözaltına almıştı. Beşi asistan 19 kişi hakkında daha sonra ceza davası açılmıştı.
Yaşananları Kamu Denetçiliği Kurumu’na taşıyan 14 öğretim üyesinin yaptığı başvuru, açılan ceza davası gerekçe gösterilerek reddedildi.
Ancak, kamu denetçiliği yasasına göre baş denetçi karar vermeden önce denetçi tavsiye karar taslağı sunmak zorunda. Bu başvuruda da Susurluk komisyonu ve eski meclis insan hakları komisyonu başkanı, kamu denetçisi Mehmet Elkatmış tavsiye karar taslağını kaleme aldı.
Akademisyen Kerem Altıparmak, bilgi edinme yoluyla ulaştıkları söz konusu taslağı, kişisel Facebook sayfası üzerinden “Bugüne kadar gördüğüm en iyi insan hakları kararlarından biri”diyerek paylaştı.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve anayasanın ilgili maddelerine sık sık atıf yapılan karar taslağında, tüm kamu görevlilerinin yetkilerini temel hak ve özgürlükler için getirilen uluslararası standartlara uygun olarak kullanması gerektiği vurgulandı.
“Uzun tarihi köklere sahip devlet geleneğimiz bize daha fazla güvenliğin daha fazla özgürlük sonucunu doğurmadığını göstermiştir” denilen kararda öne çıkan noktalar şöyle:
“Şikayet konusu oturma eylemi, temel hak ve özgürlüklerden birisi olan düşünceyi açıklama ve toplanma özgürlüğünün hayata geçirilmesidir. Eylem, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanununun hükümlerine aykırı olmuş olabilir. Fakat eylem, barışçıl olması ve kamu düzenini hayati oranda etkilememesi nedeniyle başta AİHM kararlarında öngörülen standartlar olmak üzere tüm uluslararası standartlarla uyumludur.
Bu durumda kanun adamlarının, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90’ncı maddesi son fıkrasında yer alan, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır kuralı uyarınca, 2911 sayılı kanunun değil, başta AİHS olmak üzere ülkemizin taraf olduğu diğer uluslararası hukuk kurallarını esas almaları gerekmektedir.
Fakat durum böyle olmamış ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90’ıncı maddesi son fıkrası hükmüne aykırı şekilde, başta AİHS’nin 10 ve 11’inci maddeleri hükmü ve AİHM’nin bu konudaki kararları ile diğer uluslararası standartlara aykırı şekilde, göstericilerin düşünceyi açıklama ve toplanma özgürlükleri ihlal edilmiştir.
Şikayet dosyasının incelenmesinde, Rektörlüğün iddia ettiği gibi, bazı öğrenci gruplarının özel güvenlik görevlilerine karşı aktif direniş gösterdiği, yöneticiler ve özel güvenlik görevlilerinin müdahalelelerine rağmen önlenemeyen olayların varlığına dair herhangi bir bilgi veya belgeye rastlanmamıştır. Dolayısıyla rektörlüğün söz konusu idari işlemi, sebep unsuru yönünden hukuka aykırı bir nitelik taşıdığı görülmektedir.
Fakat bununla birlikte, polis, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunun 20’nci maddesi üzerine Rektörlüğün talebi üzerine ve yasal dayanağa göre kampüse girmiş olsa bile bu durum polisin emel hak ve hukuk kurallarından bağışık olduğu anlamına gelmeyecektir. Bu noktada polisin bir dizi temel hak ve özgürlükleri ihlal ettiği tespit edilmiştir.
MOBESE ve polis görüntü kayıtlarının incelenmesi neticesinde ‘kanuna aykırı eylem’lere katılmadığı çok açık olan kişiler; Kampüsün önünde gerçekleştirilen oturma eylemi ile ilgilerinin bulunduğunu gösterir hiçbir emare bulunmadığı halde, ‘bu kişi öğretim görevlisi, olaylarla bir ilgisi yok’, ‘bu kişi dersten yeni çıkan bir öğrenvi’ vb. ikazlara rağmen, yakalanmış ve haklarında adli işlem başlatılmıştır.
Bu durum, polisin çok sayıda kişiyi şartlar oluşmadığı halde, yani gerekçe gösterdiği 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 90’ıncı maddesi hükmüne aykırı olarak yakaladığı ve özgürlüğünden mahkum bıraktığı anlamına gelmektedir. İletişim Fakültesi binasının önünde yaşanan yakalamalarda bu husus özellikle göze çarpmaktadır.
Yakalanan kişiler için düzenlenen doktor giriş raporlarının büyük kısmında değişik seviyelerde olmak üzere yaralanmaların görüldüğü, bu yaralanmaların büyük çoğunluğunun el bilek bölgesinde yer aldığı tespit edilmiştir. Ayrıca iki kişinin doktor giriş raporunda herhangi bir yara izine rastlanmamış olmasıan rağmen, çıkış raporunda el bileklerinde yara izinin tespit edildiği görülmektedir.
Bu durum, polisin yakalama esnasında kelepçe kullanımından kaynaklanan aşırı güç uygulandığına işaret etmektedir. Bundan başka, her ne kadar meşru müdahale aracı olarak kabul edilse de bazı kişiler için bazı durumlarda kelepçe kullanımı, kendi başına insan onurunu zedeleyen aşağılayıcı bir uygulama niteliğindedir. Nitekim öğretim görevlilerinin, adeta bir suçlu veya terörist ya da terör yanlısı zannı oluşturacak şekilde meslektaşları, öğrencileri ve ulusal düzeyde yayın yapan televizyon kameralarının önünde kelepçe takılıp bazılarının sürüklenerek götürülmesi bir diğer temel hak ihlalidir.
Sonuç olarak 9 Ekim 2014 günü kampüsün içerisinde yakalanan, sonra haklarında gerekli yasal işlem yapıldığı iddia edilen kişilerin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 3’üncü maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’ başlıklı 9’uncu maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘Özgürlük ve güvenlik hakkı’ başlıklı 5’inci maddesi ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ‘Kişi hürriyeti ve güvenliği’ başlıklı 19’uncu maddesinde güvence altına alıunan kişi güvenliği hakları ile Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5’nci maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin ‘işkence yasağı’ başlıklı 3’üncü maddesi ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ‘Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı’ başlıklı 17’nci maddesinde güvence altına alınan işkence ve kötü muamele görmeme hakkının ihlal edildiği tespit edilmiştir.
Ülkemizde kolluk organları mensuplarının yol açmış olduğu ihlalllerin niteliği, zamana göre farklılık göstermektedir. 1990’lı yıllarda daha ziyade ‘resmi gözaltı mekanlarında işkence’ şeklinde yoğunlaşan ihlal iddialarının, günümüzde ‘gözaltı harici mekanlarda vuku bulan ihlal iddiaları’ şeklinde ağırlık kazandığı değerlendirilmektedir.
Daha somut ifade ile günümüzde, insan hakları alanında yaşanan ihlal iddialarının temelinde, kamuya açık mekanlarda özellikle ifadeyi açıklama, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kullanımı esnasında yaşanan kolluk müdahalelerinin yer aldığı gözlenmektedir. Kurumumuza iletilen şikayet başvurularının ilncelenmesi sonucunda da bu durumu teyit eden, yani toplanma ve ifade etme özgürlüklerinin kullanımında kaynaklanan ciddi eksikliklerin bulunduğuna işaret eden başvurularda artış yaşandığı görülmektedir.
Ülkemizde, toplanma ve ifadeyi açıklama özgürlüğünün kullanımına dair mevzut hükümleri ve uygulama örneklerinin, uluslararası hukuk kuralları ve uygulamaları ışığında sağduyulu bir şekilde gözden geçirilmesi ve gerekli reform adımlarının atılması acil ihtiyaç göstermektedir.
Mevzuat hükümleri ve uygulama örneklerinin gözden geçirilmesi aşamasında, özgürlükleri öne çıkaran, insan haklarının öneminden kuvvet alan ve günümüz toplumunun demokratik talepleri ve beklentilerini gözetecek bir anlayışın benimsenmesi önem arz etmektedir.
Fakat hepsinden önemlisi, mevzuat alanında gerçekleştirilen reformların, kanun uygulayıcılarının (hakim, savcı, kolluk amir ve memurları il sivil idareciler) davranışlarına da yansıtılacak surette zihinsel değişime konu olması gerekçektedir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği katılım sürecinde kat ettiği ilerleme, köklü demorkatikleşme adımları ve toplumsal gelişmenin günümüzde ulaştığı seviye göz önünde bulundurulduğunda, düşünceyi açıklama ve toplanma özgürlüklerinin düzenlediği temel kanun olan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanunun işlerlik taşımadığı görülmektedir.
Kanun, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını tanıyan ve güvence altına alan düzenlemelerden ziyade, bu hakkı sınırlayan hükümlere yer vermektedir. Kanunun özellikle ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü yer ve güzergahı’, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü zamanı’, ‘bildirim verilmesi’, ‘yasak yerler’ ve ‘kanuna aykırılık nedenleri’ başlıklı maddelerinde kayıtlı hükümler göz önünde bulundurulduğunda; Türkiye’de kanuna uygun gösteri yürüyüşü düzenlemek nerede ise mümkün olamayacağı değerlendirilmektedir.
Devlet organları ve kurumları, devletin ülkesi ve millet ile bölünmez bütünlüğü, kamu düzeni ve güvenliği gibi soyut ve genel hatta muğlak anlamlar taşıyan gerekçelere yaslanarak demokrasi ve insan hakları ile özgürlükler rejimini kısıtlama durumuna gitmemelidir.
Özellikle hem mevzuat hem de uygulama açısından geniş kapsamlı olarak müracaat edilen kamu düzeni ve güvenliği kavramı, iç güvenlik (kolluk) bürokrasisinin standart kalıplaşmış çalışma anlayışı ve yöntemi sayesinde, uygulamada daha da güçlü yer bulmuş ve zaman zaman temel hak ve özgürlüklerin gelişimine engel olan kalıcı bir sis tabakası oluşturmuştur.
Uzun tarihi köklere sahip devlet geleneğimiz bize, daha fazla özgürlüğün her zaman için daha fazla güvenlikle sonuçlandığını; tersi, daha fazla güvenliğin daha fazla özgürlük sonucunu doğurmadığını göstermiştir.”