Ankara hava durumu °C

Üst Geniş Reklam

26-01-2015
Muhammed Yusuf YAŞAR

Muhammed Yusuf YAŞAR

İdarede Hz. Âdem Modeli
myy@amirhaber.com.tr

Değerli okuyucularım!

Sizlerle paylaştığımız ilk iki makalemizde, İslâm’ın idare anlayışındaki temel prensipleri belirleyebildiğimizi umarak Hz. Âdem (as)’in hayatındaki, idare anlayışımıza ışık tutacak motiflere dikkat çekmek istiyorum.

Bu makalemizde metodumuz Hz. Âdem (as)’in yaratılışından başlayarak, bir yandan hayatını ele alacağız; bir yandan da idarenin tekemmülü açısından çıkarılacak ders ve örneklere dikkatlerinizi çekmeye çalışacağız. Bu yöntem ışığında şimdi Hz. Âdem hakkındaki bilgilerimizi kısaca bir tazeleyelim.

Her ne kadar, İslâmî ilimlerin literal kaynaklarında farklı görüşler ileri sürülmüş olsa da, Cumhûrun (genel kabul) görüşüne göre Hz. Âdem, hem yaratılmış ilk insandır; hem de Allah tarafından görevlendirilen ilk Peygamberdir[1].

İslâmî kaynaklarda insanlığın atası olması sebebiyle ebu’l-beşer, Kur’ân-ı Kerîm’de[2] Allah’ın seçkin kıldığı kişiler arasında sayılmış olduğundan safiyyullah unvanlarıyla da anılmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’e göre Hz. Âdem’in yaratılışının diğer insanlarınki gibi olmadığı kesindir. Özellikle Âl-i İmrân sûresinin 59. âyetinde, “Allah nezdinde -yaratılış bakımından- Îsâ’nın durumu Âdem’e benzer; Allah onu topraktan yarattı; sonra ona ‘ol!’ dedi ve oluverdi” denilerek bu iki peygamberin yaratılışlarındaki olağan üstü duruma işaret edilmiştir.

Hz. Âdem’in yaratıldığı madde, çeşitli âyetlerde değişik terimlerle ifade edilmektedir. Burada sadece isimlerine değinerek yetineceğiz. Toprak (türâb), su (mâ’), çamur (tîn), akışkan veya süzme çamur (sülâle min tîn), yapışkan çamur (tîn lâzib), kurumuş çamur (salsâl). Bu maddeler, aynı zamanda insanın yaratılış sürecinde geçirdiği evreleri de göstermektedir. Nitekim büyük müfessir Fahreddin er-Râzî, bunların ilkinde “porselen (hazef) gibi ses çıkaran (fehhâr) kurumuş çamur”, ikincisinde “bir müddet suda kaldığından rengi siyahlaşmaya yüz tutmuş madde (hame’)”, üçüncüsünde de “kokusu değişmiş madde (mesnûn)” kastedilmektedir[3], diyerek bu âyetleri ve burada belirtilen tâbirleri bir nevi tekâmül anlayışı içinde yorumlamak isteyenlere dikkat çekmektedir. Özellikle, “İnsanın üzerinden öyle uzun bir zaman geçti ki -o vakit- o, anılmaya değer bir şey bile değildi” meâlindeki âyetten[4], Hz. Âdem’in yaratılışından bedenî ve ruhî yönleriyle tam bir insan haline gelmesine kadar uzun bir zaman geçtiği mânası çıkarılabilir. Nitekim Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir rivayette, Âdem’in çamur halinden başlayarak her yaratılış safhasında kırk yıl kaldığı[5] belirtilmektedir.

Bu detay bilgilerin belki konumuza ışık tutan tarafı ise, gerçek insanın “düşünen nefs” olduğunun kabul edilmesi halinde, bedenin bu nefsi yahut ruhu kabullenecek duruma gelinceye kadar uzun bir gelişme devresi geçirdiğini düşünebilecek olmamızdır. Belki de Hz. Âdem’i bir idareci olarak gözlemlediğimizde, daha yaratılışından başlayan bir olgunlaştırma faaliyetine tâbî tutulduğunu görebilmekteyiz. Bu anlamda idarenin istenen verimde ve düzende devam edebilmesi için belki de, seçimi esnasında idareci adaylarında (Hz. Âdem’de gözlemlenen) yetişmeden kaynaklı bir olgunluğun aranmasıdır. Belki de güncel ifadesi ile makama uygun kişilerin seçilmesi ve hatta belki de o makama hazırlanmalarının temin edilmesi, Hz. Âdem’in ilk yaratılış evresinden ders olarak çıkarılabilir. Bir başka deyişle “Adama göre iş” anlayışının, liyakatsizliği doğuracağı da unutulmamalıdır. Nitekim Hadis âlimi İmam Müslim’in Sahîh adlı hadis ederinde de yer verdiği Peygamberimiz (sav)’in “Mekâna şeref veren, ona oturandır”[6] hadisi de bu anlamda idârî yapılanmanın; daha başlangıç itibariyle liyakat muvacehesinde ele alınmasının ne derece önemli olduğunu vurgulamaktadır. Bu anlamda, emanetin ehline verilmesini emreden Nisâ sûresi 58. Âyet de, göz ardı edilemeyecek derece ehemmiyetlidir.

Bu anlatım sonrasında Hz. Âdem’i öğrenmeye ve hatırlamaya devam edelim.

Kur’an, sahih hadisler ve bunlara dayanan diğer güvenilir İslâmî kaynakların Hz. Âdem hakkında verdiği bilgilerden çıkan sonuca göre Âdem topraktan yaratılmıştır. Konuyla ilgili âyetlerden, bu yaratılışın belli bir gelişme seyri takip ettiği ve süresi bilinmemekle birlikte belli bir zaman içinde tamamlandığı sonucu da çıkarılabilir. Ancak bu gelişme hiçbir zaman, ilâhî irade ve kudretin tesiri olmaksızın tabii bir tekâmül şeklinde anlaşılmamalıdır. Bütün ilgili âyetlerde Âdem’in yaratılması olayında Allah’ın irade ve kudretinin etkisine özellikle dikkat çekilmiştir. Ayrıca Âdem’in herhangi bir başka canlıdan tekâmül suretiyle değil, topraktan ve tamamıyla bağımsız bir canlı türün ilk atası, yeryüzünde, öteki bütün canlı ve cansız varlıkların aksine, yükümlü ve sorumlu tutulan ve bunun için gerekli mânevî, ahlâkî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olarak yaratıldığı, tartışmaya yer vermeyecek şekilde açıklanmıştır. Bu sebepledir ki insanın yaratılışının bu özel yanını bütünüyle reddederek onu bayağı canlılar seviyesine indiren teorileri, İslâm inançları ile bağdaştırmak mümkün değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Âdem’le ilgili âyetlerde genellikle dört ayrı noktaya dikkat çekilmiştir.

Birincisi yukarıda da işaret ettiğimiz manada, Hz. Âdem’in son derece önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedenî ve ruhî yönleriyle tam ve kâmil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu suretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur.

İkinci olarak Hz. Âdem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu âyetlerde hem Âdem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu[7], Allah’ın kendilerine verdiği aklî, zihnî, ahlâkî vb. meziyetlerden, dolayısıyla hem Allah’a ibadet eden hem de yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen[8] varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli âyetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Âdem’e secde ettikleri[9] bildirilmektedir. Buna göre Allah Âdem’i meleklerden daha üstün ve onların saygısına lâyık bir mertebede yaratmıştır. Bu meziyet, yalnız Âdem’e münhasır olmayıp aynı zamanda bütün insanlığa şâmil bir şereftir. Kur’an’da başka vesilelerle de insanoğlunun bu meziyetine işaret edilmiştir[10].

Kur’ân’ın bu ikinci vurgusu üzerinde biraz durmak icab eder. Özellikle halîfe kavramı hatırlanacak olursa, ilk makalemizde yönetenlerle ilgili kavramlar arasında zikredilmişti. Bu anlamda doğrudan âyetlerde hem Hz. Âdem’in hem de insanoğlunun yöneten olmaya uygun olarak yaratıldığına vurgu yapılmış olmaktadır.

Allah, yeryüzünü îmar etmek, insanları yönetmek üzere yarattığı Âdem ve neslini halife olarak yaratacağını belirtmiştir. “Yeryüzünde bir halife yaratacağım”[11] âyeti bunun delilidir.

Allah meleklere yeryüzünde halife var edeceğini bildirmekle, insanı yeryüzünün hâkimi kılacağını ve yaratıkları arasında hükmedecek kişi olarak belirleyeceğini belirtmiştir. Ayetteki “halife” kelimesinde hâkimiyet anlamı vardır. Yeryüzünde halife olmak, yeryüzünün hâkimi ve yöneticisi olmak demektirNitekim “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet.”[12] âyetinden de anlaşıldığı gibi burada “halife”, hüküm veren; yöneten anlamında kullanılmıştır.

Bundan dolayıdır ki, yaratılmış bütün güçler, bütün tabiat yasaları insana boyun eğmiş ve insan, bunları kendi yararına kullanmak kabiliyetinde yaratılmıştır. Yeryüzündeki diğer yaratıklar da, insana boyun eğdirilmiştir. İnsan, dünya üzerindeki canlıların hiçbirinin yapamayacağı işleri yapmaktadır; bu özellikleri, insanın halife olarak yaratılmasından dolayıdır.

Fakat bütün hilâfet ve dünya hâkimiyetinin belki de nedenini belirleyen Yûnus Sûresi’nin 14. Âyetindeki bir vurgu, konumuza da ışık tutacak mahiyettedir. Âyet-i Kerîme’de Hz. Allah:Onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık,nasıl davranacağınıza bakalım diye.” buyurmaktadır. Belki de yine Kur’ân’ın ifadesi ile “dağların taşıyamayacağı kadar ağır olan yük”[13] olarak nitelendirilen halifelik unvanının, bir başka ifadeyle idarecilik vasfının verilmesinin ana nedeni; insanoğlunun nasıl davranacağının belirlenebilmesidir. Yani aslında Hz. Âdem özelinde bütün insanlarda, idarecilik başlı başına bir imtihandır ve ağır yüktür. Şöyle ki, insan şayet halife oluşunun bir imtihan olduğunu unutursa, Firavunlaşma, Nemrutlaşma vs. temâyülüne düşecektir ki, bu da helâkin habercisidir. Tam tersine imtihan vesilesi olduğunu bildiğimiz idarecilik konusunda, gereken hassasiyet gösterilecek olursa, o zaman da “hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde Allah’ın gölgesi altında gölgelenecek bir gruba”[14] dâhil olabilme müjdesine mazhar olunacaktır. Belki de bu önemli vurgudan anlaşılması gerekeni Hz. Ömer’e ithâf edilen bir kelâm-ı kibâr, daha net açıklayacaktır:“Kişiliğini makam ve mevkii üzerine bina edenler, makamlarını kaybedince kişiliklerini de kaybederler.”

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Âdem’le ilgili âyetlerde yapılan üçüncü vurgu ise, Hz. Âdem’in yaratılışı esnasında meleklerin Allah’a “Bizler seni hamdinle tesbih ve takdis ederken; yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?” ifadesinde bulunmaları ve bunun üzerine de Allah’ın “Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim”[15]demesidir.

Allah, kendisinin bildiği ve meleklerin bilmediği hikmetler, gerçekler sebebiyle Hz. Âdem’i yarattığını haber verince; üstü kapalı ve doğrulanması inanca dayalı olan açıklamada bulundu ve aslında bu melekler için yeterliydi. Fakat Yüce Allah, bilginin ve imanın yalnızca kendisine güvenilen kimselerin haber ve bilgi vermesi yoluyla elde edilmesini (taklîd) yeterli bulmadığı, meleklerin şahsında insanları gözlem, deney ve düşünceye yönlendirmeyi murad ettiği için bir deneme düzenledi.

Hz. Âdem’e bütün isimleri, yani maddî ve manevî varlıkların; kavramların isimleriyle, bunların özelliklerini veya isim verme, dil icâd etme kabiliyetini öğretti. Sonra, her şeyin aslı gayb âleminde olduğundan Hz. Âdem’e öğrettiklerini meleklere de gösterdi. Ardından Hz. Allah, meleklerden; Hz. Âdem’den üstün olduklarına dair iddialarını ispatlayabilmeleri için, Hz. Âdem’e öğretilen ve kendilerine gösterilen isimleri bilip söylemelerini istedi[16].

Melekler, bu deneme sonucunda kendilerine verilen bilme ve bilgi üretme kabiliyetlerinin Hz. Âdem’e verilenden farklı ve eksik olduğunu ve bu sebeple halife olmaya Hz. Âdem’in ehil olduğunu anlayıp itiraf ettiler[17].

Bu hadisenin konumuza ışık tutan yönü ise:

Birinci olarak, halife yaratılan Hz. Âdem’e lazım olan bütün kavramlar öğretildiğine göre, idareye layık görülen herkesin önce alanıyla alakalı veya idare edeceği mekân ve zamanla ilgili bütün kavramlar hakkında bilgi sahibi olması ve hatta bu bilgilerini sürekli güncel tutması gerekmektedir.

İkincisi ise, melekler ile insanı birbirinden ayırt eden; belki de insanı üstün hale getiren meziyet, insanın sadece öğretilen ile kalmayıp; öğrendiklerinden hareketle bilgi üretebilen olmasıdır. Bu anlamda idareci, edindiği bilgileri, kıyas ve maslahat açısından iyi kullanabilmeli ve yeni bilgileri üretebilen ve bilgi üretkenliğini optimum seviyede kullanabilen olmalıdır. Bilgi üretmek, üstün bir meziyettir fakat yerinde ve zamanında kullanılamazsa bu meziyetin idareye faydası muhal olacaktır. Bilgi üretme kabiliyetinin yerinde ve zamanında kullanılabilmesi için de idarecinin, algıları ve ilgileri yönetebiliyor olması gerekmektedir[18].

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Âdem’le ilgili âyetlerde yapılan dördüncü vurgu ise, onun peygamberliğidir. Hz. Âdem’in nebî veya resul olduğunu açık ve kesin olarak ifade eden âyet yoksa da, yine Kur’an’ın açıkladığına göre, “Âdem rabbinden vahiy (kelimât) almıştır”[19]. Allah ona hitap etmiş, yükümlülük ve sorumluluğunu bildirmiştir[20]. Başka bir âyette de Allah’ın Nûh, İbrâhim hânedanı ve İmrân hânedanı ile birlikte Âdem’i de âlemlere üstün kıldığı belirtilmekte[21], böylece dolaylı olarak onun peygamber olduğuna işaret edilmektedir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned adlı hadis eserinde yer alan bir hadiste[22], ilk peygamberin kim olduğu yolundaki bir soruya Hz. Peygamber’in “Âdem’dir” karşılığını verdiği belirtilmektedir.

Kur’ân’ın idareci olarak örnek aldığımız Hz. Âdem’le ilgili bu dördüncü vurgusu, dolaylı olarak konumuza ışık tutmaktadır.

Şöyle ki: Halîfe olarak değerlendirdiğimiz Hz. Âdem’in aldığı Peygamber olarak seçilme kuvvetini belki bizim idareci olarak elde etmemiz imkânsızdır. Çünkü Peygamberlik, Hz. Muhammed (sav) ile birlikte sona ermiştir. Fakat idarecilerin ilkiolan Hz. Âdem (as)’in ve onun soyundan gelen bütün peygamber efendilerimizin hayatlarında edindikleri temel prensipleri belirleyip takipçisi olmak, idarecilere belki de vehbî bir destek sağlayacaktır. Belki burada tek tek bütün peygamberlerin hayatlarını ve temel prensiplerini yazmamız zor olacaktır ancak, idarecilik ile muttasıf olan kişilerin mutlak manada, idarecilik gözüyle Peygamber Efendilerimizin hayatlarını ayrı ayrı kaynaklardan, her sorunla karşılaştıklarında okumalarını salık vermek oldukça yerinde olacaktır.

Hz. Âdem’in yaratılışı ve dünyada olduğu dönem incelendiğinde konumuzla ilgili bir detaya daha rastlamaktayız. O da şudur:

Cebrâil (as), Hz. Âdem (as)’in yanına gelerek: “Sana üç şey getirdim. Birini seç al.” buyurur. Âdem (as), Cebrâil (as)’a, getirdiklerinin ne olduğunu sorar. Cebrâil (as): “Akıl, hayâ ve din” diye cevap verir. Bunun üzerine Âdem (as), Cebrâil (as)’in getirdiklerinden aklı seçtiğini söyler. Cebrâil (as), hayâ ve dine, “siz dönüp gidin” diye seslendiğinde, hayâ ve din “Biz, her nerede olursa olsun, akıl ile birlikte bulunmakla emrolunduk” derler ve aklın yanından ayrılmazlar[23].

Bu tarihî hadiseden idarecinin çıkarması gereken ders açıktır aslında, aklın önüne geçecek, aklı perdeleyecek her şeyden sakınmak ne kadar önemli ise; aklı asla ondan ayrılmaması gereken hayâ ve dinden uzaklaştırmadan kullanmak da o kadar önemli ve ufuk açıcıdır. Bir başka deyişle akıl, dinin ve hayânın belirleyicisi değildir. Bilâkis akıl, hayâ ve din ile ancak tamamlanır. İdareci, aklını hayâ ve dindarlığı ile tamamlayabilmelidir.

Sonuç itibariyle Hz. Âdem örneğinde incelediğimiz ve görebildiğimiz kadarıyla idareci, liyakatini, bilgisi ve bilgi üretme kabiliyeti ile arttırarak, aklını hayâ ve dindarlığı ile doğru kullanarak, içinde bulunduğu imtihanın şuurunda olabilirse eğer; Hz. Âdem modelini uygulayabilmiş demektir.

Son olarak, makalemizde belirleyebildiğimiz hususların, değerlendirme açısından son nokta olmadığını; belirleyemediğimiz daha nice yönlerin de bulunabileceğini belirtir; amacımızın idareciliği en yüce idarecilerden öğrenme gayreti olduğunu hatırlatarak, bir bakış kazandırmaya çalıştığımızı yinelemek isterim.

Çalışmak bizden; Tevfîk Allah’tandır. Vesselâm…

 

[1] Detaylı bilgi için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, Âdem mad., I, 359.

[2] Âl-i İmrân, 3/33.

[3] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, VIII, 74-75.

[4] İnsân, 76/1.

[5] TDV İslâm Ansiklopedisi, Âdem mad., I, 358.

[6] Muhammed el-Kârî, Mirkâtu’l-Mefâtîh Şerh-u Mişkâti’l-Mesâbîh, s. 1416.

[7] Bakara, 2/30; En‘âm, 6/165; Yûnus, 10/14; Neml, 27/62; Fâtır, 35/39;

[8] Ra‘d, 13/2; İbrâhim, 14/32, 33; Nahl, 16/12, 14; Hacc, 22/36, 37, 65; Ankebût, 29/61; Lokman, 31/20, 29; Fâtır, 35/13; Sâd, 38/36; Zümer, 39/5; Zuhruf, 43/13; Câsiye, 45/12, 13.

[9] Hicr, 15/28-33.

[10] Bkz. el-İsrâ 17/70; et-Tîn 95/4

[11] Bakara, 2/30.

[12] Sâd, 38/26.

[13] Haşr, 59/21.

[14] Buhârî, Sahîh, Zekât, H. No: 1423; Ezân, H. No: 660; Müslim, Sahîh, Zekât, H. No: 1031.

[15] Bakara, 2/30.

[16] Bakara, 2/31-33.

[17] Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakîku’t-Te’vîl, I, s. 44-46; DİB, Kur’ân Yolu Tefsiri, I, s. 45.

[18] Bu konuyla ilgili İslâm’da İdare’nin Gerekliliği makalemizin, İstişâre maddesine bakınız.

[19] Bakara, 2/37.

[20] Bakara 2/33, 35; A‘râf 7/19; Tâhâ 20/117.

[21] Âl-i İmrân, 3/33.

[22] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 178, 179, 265.

[23] İbn-i Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, I, 395, 396.

Bu makale 328 defa okunmuştur.
MAKALEYE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM


gazete manşetleri
ANKETİMİZE KATILIN

NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU

E-BÜLTEN ABONELİĞİ